Kısa Komşuluklar

Ay başından dan beri tam iki kere İstanbul’a gittim. İlkin de randevu alabildiğim dostları ve aile büyüklerini ziyaret edebildim. (göremediğim dostlar kızmasın lütfen)

İkinci ziyaret ise torbadan çıktı, hızlı geldim hızlı döndüm. İzmir diye başvurduğum bir pozisyon meğer İstanbul’da imiş, konu çok yakın geldiğinden bir denemek istedim. Tabi burası Türkiye, profesyonel kurallara uymuyorlar, beni İstanbul’a davet ederken yol parasından bahseden olmadı, eh burası Amerika değil tabi, onca işsiz var.

Dönüş uçuşu için havaalanına gittim. Millet 20 dakika rötar olmasına rağmen sıraya girmiş neredeyse yarım saattir bekliyorlar. Ben sıraya girmedim, ancak böyle olunca uçağa en sonlarda giriyorsunuz. Hele hele cam kenarı koltuğunuz varsa yandınız, homur homur söylenen 2 kişiye katlanıp yerinize oturacak veya cam kenarından feragat edip koridorda seyahat edeceksiniz.

Neyse ben homurtulara katlanıp cam kenarına ulaştım. Ortada komşum gençten bir hanım. Ben geldiğimde bir şeyler okuyordu sonra müzik dinlemeye geçti, zaten olmayan iletişim iyicene koptu. Zaten Pegasus’da iletişime gerek yok, sandviç mi, veriyorlar ki komşu yardım etsin sen de teşekkür edesin. 22 tl verirsen komşu rahatsız olur fakat Pegasus sevinir.  İzmir’e indik, benim komşu hemen sırt çantasını hazırlayıp, kendini bir an önce koridor atmaya bakıyordu ki, o ne ??? Kalktığı koltukta pırıl pırıl bir 1 tl. Komşu koridora çıkarken yakaladım, koluna dokundum.

– Bu sizden düştü sanırım. Şimdi sıkı durun cevap geliyor
– Aaa etrafa şöyle bir baktınız mı başka var mıydı?

Bir cevap vermedim veya veremedim…..

İki Olay İkisi de Gerekli

1.
İki hafta evvel Seçmen Listelerinde ismimi kontrol edebilmek için Muhtarın yolunu tuttun. Biliyorsunuz İzmir’de ilk defa oy kullanacağım, bu kontrol önemli.
Pazar yerinin içindeki Muhtarlık bürosuna ulaştım. Listeler Soyadı sırasına göre kısım kısım asılmış, askıya çıkmış ya asılmış işte.  Geldim AYDIN’lara ooooo 5 sayfa Aydın var, her sayfa 30 kişi 150 kişi kontrol edilecek. Kontrol edilecek ama benim burada bir avantajım var, benim isim tam 3 tane, bu da göz kontrolünde büyük bir avantaj. 1 dakikada buldum işimi bitirdim. Ne hoş..

2.
Arabayı muayeneye götürmem lazım. TüvTurk sitesindeki listeyi kontrol ettim. Yangın söndürücü ibresi 0 sıfırı gösteriyor. Haydi bakalım bir dolum merkezi bul. Karşıyaka adresli bir yer buldum Başak Yangın Söndürme.
Yangın Söndürücümü heybeme atıp adresi buldum. Düzgün bir hanım, fiyat verdi 2 saat sonra gelin dedi. 2 saat de uzun ha, neyse hava güzel de Zübeyde hanım parkında kah sudoku çözerek, kah telefon ile uğraşarak 2 saat geçti.
Tekrar dükkana gittim. Patron hanım yine yerinde oturuyor ama içerisi biraz kalabalık.
Patron “Başak, cihazı teslim et lütfen” dedi, 16-17 yaşlarında gözlüklü bir genç kız bana döndü.

Başak – İsminiz nedir?
İA – İpek
Başak – Evet burada, bakın dolum ve bir dahaki kontrol ve dolum tarihini işaretledik
İA – Tamam (ödeme yapılır)
Başak – İnşallah hiç kullanmak gerekmez
İA – Umarım (artık ben teşekkür edip dükkandan dışarı çıkıyorum, kapıyı kapattım, gitmeye hazırlanıyorum ki….. kapı arkamdan açıldı, Başak göründü)
Başak – Kullanmayı biliyor musunuz? !
İA – Eeeaaa pimi çekicem, mandalı sıkıştırıp alevin üzerine sıkacağım değil mi?
Başak – Evet bir de rüzgarı arkanıza almanız gerek yoksa yüzünüze gelir.
İA – Evet ()))))))))))

Bana mı öyle geliyor yoksa İzmir’liler hakikaten mi farklı….

Sevgilerimle,

Bunların Hepsi mi Uyur ?

İzmir’e geldim geleli ilgimi çeken bir konu var, İzmir’de köpekler hep uyuyor. Haydi ben geldiğimde yazdı, çok sıcaktı, baygındılar.. Ama bahar geldi, kış geldi pozisyon hiç değişmedi yine uyuyorlar, yine uyuyorlar.

İstanbul’un köpekleri atiktir, havlar, mücadele eder. İzmir’li dostlara soruyorum bunlar niye hep uyur diye, hep uyumazlar ancak yapacak işleri yoksa şekerleme yaparlar. Yapacak işleri ne ola ki ? Çevrenin verdiği yemek ve suyu götürmek, etrafı gezmek, eh biraz da çapkınlık yapmak. O zaman bir özet yapayım, rekabet ve yokluğun olmadığı yerde köpeklere rehavet düşer.

O zaman çektiğim fotolardan biraz kurgu yapıp eğlenelim.

IMG_20130508_173730Ooof of bu karşı kıyıdan sevgili bulmak da çok zor canim. İskeleye kadar geldim, yorgunluktan bitabım. Bir süre uyuyup dinleneceğim nasıl olsa akşama kadar vapur var Karşıyaka’ya.

 

IMG_20130510_095651Evet güzel söylüyorlar Eskidji çalışmak için iyi bir firma. Ama dün tam 3 kişiye ev gösterilirken yanlarında gittim, tam istedikleri yerde ve zamanda havladım, müşterinin hayvan sever olanına (ilk ankette soruyorlar) şirin görünmek için yapmadığım kalmadı. Satış olmayınca ne bir güzel söz ne bir yemek. İsyandayım, bugün bütün gün burada uyuyacağım, bakalım ne yapacaklar!

 

IMG_20130925_140349Nedir bu hanımların ayakkabı tutkusu anlamıyorum. Yok çok kaliteliymiş, yok şimdi fiyatı yarı yarıya inmiş, miş miş de miş miş. Bu yüzden Balçova’dan Alsancağa gelinir mi? Geldik işte, alışveriş de tamam, tamamsa şurada hanımla bir dinlenelim bunun bir de dönüşü var J

Sevgilerimle,

 

 

Pelikanlar ve Ben

IMG_20131208_131033

Uzun zaman oldu. Belki de hepsi bir anda üst üste geldi. Kısaca anlatayım;

Film Ekiminin İzmir bacağına 4 biletim vardı. İlkine gittim, İstanbul’dan bir haber geldi ve maraton başladı. Eve hırsız girmeye niyetlenmiş ama başaramamıştı, İstanbul’a gidildi. İstanbul’da babam bir safra kesesi krizi geçirdi, karar ameliyat idi. Babam ameliyatın yönünü Ankara’ya çevirdi, ben İzmir’e döndüm. Babam ameliyat oldu ben İzmir’de 7 aydır çalıştığım işimden ayrılmak durumunda kaldım. Ankara’ya gittim, ameliyat sonrası babam iyi durumda, tam dönecektim, annem düşüp kolunu kırdı. Dönüşü bir hafta daha uzattım, işte şimdi tekrar İzmir’deyim.

Kış güneşi parlarken kendimi dışarı attım. Balıkçı barınağına geldiğimde, martılar, karabataklar ve 7-8 pelikan beni karşıladı. Baktık uzaktan bir balıkçı teknesi geliyor, kuşlarda bir heyecan, bir heyecan. Pelikanlar kanatlarını açarak balığa nasıl daha hızlı ulaşırlar konulu bir antrenmana başladılar. Durup düşündüm..

Ben de şu pelikan gibi olabilir miyim?

Beyaz ve gelecek konusunda heyecanlı?

YAŞAM SEVİNCİ için üç kere !…….

Sevgilerimle,

Mekan Farklı, Hüzün Aynı, ya Dayanışma ?!

Profesyonel gezgin arkadaşlarım bana her gezi sonrası şunu da sorarlar “ne yedin?” Bazen isyan ederim, “Aaaa ne yediysem yedim size ne :-)” “Hem oraya yemek için gitmedim ki..” Evet pek çok gezgin gittikleri ülkeleri, yemek çeşitliliğini tanımak ve tatmak için de dolaşıyor. Benim hiç böyle bir kaygım olmadı, ne Türkiye’de ne de yurt dışında yemek seçmedim, dolayısıyla bu ülkenin özel yemeği neymiş, şurada oturayım bir şey içeyim yemeklerden tadayım diye düşünmedim. Aksine, yemek için harcanacak her fazla dakika beni müzelerden, parklardan ve diğer doğal güzelliklerin alıkoyar diye yemekleri en seri şekilde halletmeye çalıştım.

Gelelim hikayemize;

Tarih : 23 Ekim 2007 Salı, Saat : 16:00 civarı,
Yer: Barcelona şehir merkezinde Plaça Catalunya, gelin biz Katalunya Meydanı diyelim. (veriler tamamen doğrudur, Seyahat notlarımdan yazıyorum)

IMG_20131020_132047

Sabah Deniz Müzesini gezdikten, 5. Kez geldiğim Barcelona’da kendime edindiğim favori mekanımda yemek yedikten sonra uzun bir market alışverişi yaptım. Barcelona’lı arkadaşım evde zatürree teşhisi ile yatıyor sanırım akşam yemeğini de ben yapacağım.

Alış verişten sonra bir ara öğünü hak ettiğimi düşünerek, ayaklarımla Katalunya Parkına, ellerimle de market torbalarının birine daldım. 1 küçük meyveli yoğurt yeterli ama nereye oturmalı?? Banklarda şans yok o halde şu açık hava tiyatrosuna benzeyen yere gidelim. Bir yer buldum, tam yoğurda kaşığı daldıracağım, o ne!? Tam karşıma gelen basamakta bir kızcağız ağlıyor. Yok öğle gözünden yaş falan süzülmüyor, basbayağı hüngür hüngür ağlıyor. Etrafa baktım valla kızla kimse ilgilenmiyor.

Kızcağız duruyor sonra daha şiddetli ağlıyor, bir süre daha durmayacağı açık. Görebildiğim bir eksiği var o da mendili yok, onun yerine gözünü elleriyle siliyor. Bütün iştahım kaçtı, kızın hüznü bana yansıdı. Zor bela yoğurdumu yedim. Baktım çantamda kağıt mendil var mı diye? Eh var, en düzgününü seçtim. Sonrası hızlı gelişti, bir elimde market torbaları öbür elimde mendil ağlayan kıza doğru gittim ve omzuna dokundum. İki büklüm bana doğru baktı, mendili uzattım, yüzü yarı hüzünlü yarı gülümser bir hal aldı. Hadi üzülme gibisinden omzuna bir daha dokunup yoluma devam ettim.

Akşam evde başımıza gelenler ayrı bir bloğun konusu olabilir. Belki bir gün onu da yazarım.

Sevgilerimle,

Kış Geliyor Pabuçlar Ne Alemde ?

Kış Geliyor Pabuçlar Ne Alemde?

Bilenler bilir ayakkabılarıma özel bir önem veririm. Her mevsim sonu mutlaka onları elden geçirtir, boyalarını yaptırır bir sonraki yaz veya kış için hazır bekletirim. Eğer iyi hizmet alıyorsam da Boyacımı değiştirmeyi hiç istemem. İstanbul’da yaşarken tam 20 sene boyunca hep aynı boyacıya ayakkabılarımı götürdüm. Nerede mi? Karaköy Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü’nün yan sokağında :-). Demir bey ile sağ olsun çok iyi geçindik.

İzmir’e geldiğimde ise ilk sene etrafı tanımak için uğraştım. Part time çalıştığım işyerine yakın bir Boyacıyı gözüme kestirdim. İşyeri ! Kordon’da olduğundan iyidir herhalde dedim ve 2 ayakkabımı boyaması için kendisine verdim. Yanılmamışım güzel bir iş çıktı. Aramızda geçen dialog ise şöyle;

İpek – Merhaba ayakkabılar bitti mi?
Ayakkabıcı – Bitti ablacım, bakın bağcıkları da yıkadım ha…
İ – ?? !!
A – …
İ – Onları nasıl yıkadınız?
A – Ellerimi yıkarken sabunladım, sonra yıkadım sonrada şurada dallara astım. Rüzgar püfürdeyince kuruyuverdi.
İ – Dallar nerede ? Haaaa palmiyenin dibinde, hakikaten birkaç dal var.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz; İzmir’de ayakkabı boyası İstanbul’dan daha pahalı ama kesinlikle çok daha renkli, resimde görüldüğü gibi :-)

IMG_20130930_123815 (2)

Sevgilerimle,

Engelli ama Engelsiz

Yine bir otobüs hikayesi, sevgili okurum inanın İzmir’de başka toplu taşıma araçlarından konu çıkartabilmek için binmediğim vapur, evime uzak olduğu halde kullanmadığım metro kalmadı. Fakat ne hikmetse bütün ilginç olaylar otobüslerde oluyor.

Buyurun size bir 121 hikayesi daha; Tarih 28 Ağustos 2013, 09:00 otobüsü. Karşıyaka Vapur İskelesinden önce ‘Osman Bey Durağı’ ne yaklaşıyoruz. Otobüsün ortasından ince bir ses “ Şoför bey durakta ineceğim lütfen kaldırıma yanaşır mısınız?” Kendisini görmüyorsunuz ama engelli olduğunu tahmin ediyorsunuz, kaldırım duyarlılığı kurulacak rampa için olsa gerek.

Otobüs şoförü gayet doğal gelen durağa doğru yanaşmaya başladı, yola park etmiş iki arabayı başarı ile yerinden etti ama o ne? Otobüslerin için yapılmış cebin başına park etmiş taksinin gitmeye hiç niyeti yok, sanki o cep onun için yapılmış. Şoför sırasıyla; korna çaldı, kapıyı açıp bağırdı, olmadı kapıdan çıktı taksinin yanına gitti. Eş zamanlı olarak otobüsten 2-3 genç bir terslik anında yardımcı olmak için hazırlanıp ayağa kalktılar (siz anladınız beni). Neyse taksici cepten uzaklaşmaya ikna edildi, otobüs yanaştı, orta kapıda aletse bekleyen 2 bey ise rampayı indirdi. Yeşil elbisesi içinde hafif utangaç hanım, otomatik sandalyesini hızla manevra yaparak durağın arkasından yok oldu. Otobüs ilerlediğinde görmeye çalıştım göremedim, o çoktan vapur iskelesine ulaşmıştı sanırım.

Bir senedir İzmir’deyim yaşadığım diğer şehirlere göre İzmir’i bir engeller için kolay bir şehir olarak tanımlayabilirim.

Sevgilerimle,

Kurumsal Koçluk mu dediniz?

Koçluk bilinçli beynimizin bir uzantısı; Danışanın Koçu ile başladığı yolculuğa hep analitik yaklaşımlar şekil veriyor. Burada Danışan olarak başlangıçta ve genellikle hep kişilerden bahsedilir. Peki kurumları da birer birey olarak ele alamaz mıyız?

Kurumlar da doğar yani kurulur, genellikle büyür ve sonra hiç istemedikleri halde küçülür belki yok olur belki başka bir kimlik ve formda hayatlarına devam ederler. Kurum stratejisinin oluşması, ileride yapılacak büyüme ve sektör değiştirme projeleri hep analitik yaklaşımlara gerek duyar.

O zaman, bir KOÇ birlikte yolculuğa çıkacağı bir Kurumda neler yapabilir bir bakalım;
 Kurum Stratejisini (Vizyon, Misyon, Hedefler..) birlikte oluşturabilir
 Yöneticilerine Koçluk edebilir ama daha çok vereceği eğitimlerle yöneticileri birlikte çalıştıklarına koçluk edebilir hale getirir.
 Kurumda Takımlar halinde çalışılan bir organizasyon varsa, Takım koçluğu yaparak takımların verimini artırabilir.
 Genel olarak Kurum verimliliği için Verimlilik Koçluğu yapılabilir
 Yeni Ürünler yeni Yöntemler için İnovasyon, İnovasyon Koçluğu uygulayıp, Kurum içi İnovasyon sistemi yerleştirilebilir.
 Kurum çalışanlarının kariyerleri konusunda çalışmak da bir Kurum Koçunun sorumluluğu içindedir.
 Kurum çalışanlarının motivasyonunu ve verimini artırmak için Çalışan Memnuniyeti Koçluğu yapılabilir
 Kurum müşterileri için Müşteri İlişkileri ve Müşteri Memnuniyeti’ni kapsayan Müşteri Memnuniyeti Koçluğu yapılabilir
 Bazı kurumlar için “kalite” bir belge olmaktan çok bir bakış açısıdır. Kalite belgesini amaçlasın veya amaçlamasın Kurumlar Kalite yolculuğunu bir koç ile yapabilir, bundan verim sağlayabilirler.
 Kurum’da yabancı çalışanlar olabilir, Türk ve yabancı çalışanların birlikte daha verimli çalışabilmeleri için, bir takım kültürlerarası çalışmaların da yapıldığı Expat Koçluğu kullanılabilir.
 Kurumda değişik kuşaklardan çalışanlar olabilir. Bu kuşakların farklı yaklaşımlarını yumuşatma ve verimi artırmak için Koçlardan yararlanılabilir.

Bu liste uzayabilir, önemli olan Kurumlarda işleyişe dair verimlilikte artı sağlayan tüm alanlarda Koçluğun kullanılabilmesidir. Yapılan araştırmalar koçluk alan firmaların verimlerini önemli miktarlarda artırdığını göstermektedir.

Şimdi şöyle bir soru sorduğunuzu duyar gibiyim. Bunlar bir danışmanın da gündemi olabilir, koçları danışmandan ayıran nedir? Söyleyelim, Danışman arkadaşlar size geldiğinde, durumu inceler ve size ne yapmanız gerektiğini söylerler. Koçlar ise Kurumunuza geldiğinde mevcut durumu sizinle beraber inceler, iyileşecek alanları Kurumun yaklaşımları doğrultusunda kurgular ve projeyi hayata geçirirken Kuruma yol arkadaşlığı yapar. Böylece Kurumlarda projeler hem kurgulanır hem de hayata geçerken Koçtan yardım alır.

Aklınıza gelen soruları veya koçluk önerilerinizi lütfen bildirin. Size bir e-posta kadar yakınız.

Saygılarımızla,

Küçük Kırmızı Deniz Feneri

IMG_0185

 

– Concordiaaa
– Concordiiaaaa!
– Hışşt Concordia!
Ne oldu buna? yan dönünce kulağına su kaçtı galiba..
– Heeey CONCORDIA !
– Ne istiyorsun Deniz Feneri görmüyor musun canım sıkkın. Dünden beri öylece kalakaldım. Çok sıkılıyorum durumuma.
– Asıl görmeyen sensin dün sen buralara doğru gelirken, ışık yaktım, bağırdım yani düdük çaldım, neredeyse yerimde zıplayacaktım. İçeride müzik çok yüksekti galiba.
– Yoo değildi, ama bir anlık dalgınlık oldu işte.
– Beni hiç görmedin mi?
– Gördüm gördüm ama seni tam anladım sayılmaz Deniz Feneri..
– Ah bu teknoloji yok mu, beni yıllarca üzdü seni ise kumlara sürükledi. Neden diyeceksin, bu GPS çıkalı kimse deniz fenerlerine dikkat etmiyor, ancak GPS leri bozulacak da eski bilgilerine dönecekler. Bu durumda ben seni ikaz etmeme rağmen sizin Kaptanın ilgisini çekemedim.
– Hııı öyle mi oldu diyorsun?
– Bence öyle, hem senin yattığın yer sığ olduğu için beni buraya dikmişler değil mi ya. Senin kaptan hakkında da dedikodular çıktı..
– Ben duymadım
– Duymazsın tabi, önce gemiyi herkesten önce terk edip karaya çıkmış, şu benim yanımdaki kumsalda bir süre yürümüş sonra tekrar gemiye dönmüş. Gemiye dönmüş olsa da önce terk ettiği için Şirket kendisine ceza kesecekmiş.
– Sende de ne kadar çok bilgi varmış be Deniz Feneri, bak şuradan kalkayım, kaptan bakmasa ben bakacağım bütün fenerlere…..

Dünyanın tüm deniz fenerlerine buradan selam ederim.

Sevgilerimle,

İzmir’e Yaz Geldi

(Sevgili okuyucu, 10 Haziran 2013’de yayınlamaya çalıştığım bu yazıyı Gezi Olayları dolayısı ile ertelemiştim. Olayın uzantıları sürüyor ancak ben daha fazla beklemek istemedim)

Yaz ne demek, biraz nem, biraz sıcak, biraz da sanat. Bu yaz benim için sanat takvimini Fatih Erkoç açtı. Şekilde görüldüğü gibi biletimi aldım ve Bostanlı Suat Taşar Açıkhava Tiyatrosuna geldim.

Önce Tiyatro, Tiyatro’yu nereye konumlandırmışlar? Feribot ve Konak, Pasaport, Alsancak vapurlar iskelesinin tam karşısına.. Yanından önünden ne geçiyor? Karşıyaka’nın bütün otobüsleri ve dolmuşları.. Bu kadar isabetli olması bir tesadüf mü. Sanmıyorum. Tiyatronun ömrünün uzun olmasını dileyerek içeri girelim. A aaa tavanını yarıdan fazla açmışlar, camlar da cam balkon gibi açılmış, biz de ortada kaldık.

Konser beklenildiği gibi güzeldi, Türkiye’nin yetiştirdiği en yetenekli sanatçılardan Fatih Erkoç ve genç orkestrası, cazdan, hafif müziğe, türküden, Türk Sanat Müziğine atlayarak 2 saati tamamladılar. Sonunda olan oldu son parça bir anda 10. Yıl Marşına evrildi. Tamam da o zamana kadar uslu uslu oturan seyirci birden ateşlendi, herkes ayağa, herkes bir ağızdan. Böyle coşkulu bitti gitti işte..

IMG_0178

Sevgilerimle,